29 Ocak 2011 Cumartesi

Mutluluk Enjeksiyonu


İnsanlar mutlu olmayı bilmedikleri gibi karşı tarafı da mutsuz etmekte birebirler bence. Nedenini sorarsanız (sormazsanız kırılırım) ; hem boş şeyleri kafalarına takarlar hem de önüne gelen insana sanki mutluluğu onun elindeymişçesine anlatır dururlar. Bunun enerji kaybı olduğunu söylememek imkansız. Adeta karşı tarafın enerjisini sömürüyoruz. Adam binbir emekle mutluluğunu sağlamışken sen şimdi kalk enerjisini çal. Valla şahsen bana yapsa biri çok sinirleniyorum. O an tırnağım kırılsa o derece üzülmem.

Mutluluk denen şey,iddia ediyorum ki kedinin kuyruğuna bağlı arkadaşım. E şimdi gidip psikologa bilmemnereye tomarlarca para döküp mutlu olmayı dene ama bunun sonucunda kaybın hem paran hem vaktin olacak. Adam da otursun karşında, peki o an neler hissetin x hanım/ bey diyip seni daha da delirtsin.

Vaktiyle filozofun biri çıkmış demiş ki mutluluk sanattır ( bunu dememişse de buna yakın bir şey demişti )Sonra bunu facebook denen sosyal paylaşım sitesinde aldılar kesin bi filozof fotoğrafının yanına iliştirdiler,altına da dediler ki işte "paylaş xD". Benim bu olaya tepkim o kişiyi silmek falan olabilir o yüzden orada yazılan yazı hakkında pek düşünmüyoruz böyle şeyleri görünce evet. (ben de asi gençlik xd ye üyeyim herhalde) Ama aslında mutluluk bir şeylere bağlı olduğu zaman gerçekleşmesi o derece imkansız oluyor. Bırakın da mutluluk bağımsız olsun herşeyden ve bir hissiyat olayına dönüşsün. Bağımlılıktan kime hayır gelmiş ki ?

Cesur Yeni Dünya adlı kitapta soma adı verilen ilaçlar vardı, içtiğinde mutlu oluyordun falan filan... Öyle bir dünya istiyorsanız bence o dünyanın alacağı son sıfattır cesur sıfatı. Neren cesur senin arkadaşım o ilaçları rahmetliler de alıyordu. Sen bir dene bakalım önce nasıl mutlu oluyorsun hangi koşullarda yüzün gülüyor onu öğren, ilaçları ve sana bağımlılık verecek şeyleri de bir kenara bırak. (erkek arkadaş,kız arkadaş,dost,kanka,panpa,qanqa,oyuncak ayın...) Bırak ruhunun penceresini aç da (aha metafor geldi),bir güneş girsin içeriye.

Bu blogun son satırlarını bir metafor yağmuruna dönüştürmek istemiyorum. Arrivederci,bu kasvetli havalarda ruhunuza iki damla güneşi çok görmeyin diyorum.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Başlığı olmayan ulu yazı.

Sevgili teyzeciğim, psikologlar doktorlar televizyona çıkıp vay efendim stres yapmayın; aman kendinizi yormayın da falan filan derken hep şu yorumu yapar: "Bizim göbek adımız stres!!!" Valla geliştirdiğim tezlere göre (kitap yapacağım bu uyduruk tezleri,işe yarıyor) hem bu işler genetik hem de bir yerden sonra sağdan soldan etraftan duyup dilimize pelesenk ettiğimiz sözcükleri yaşamaya başlıyoruz. Velhasıl-ı kelam stresliyim,sinirliyim efendim,kime ne? "Mazeretim var,asabiyim ben" demiş mfö abilerimiz.

Sinir olduğum şeyleri geçenlerde sağolsun babam bir başlık altında toplamış. Mesela:

1. Toplu taşıma araçlarında önce kadınlar ve çocukların,ardından da erkeklerin sakız çiğnemesi. Arkadaşım,yapmayın etmeyin, hem gözlerimi hem kulaklarımı hem de canım beynimi yoruyorsunuz.

2.Sınavlarda arkadaşların sakız çiğnemesi. Bu mesele gerçekten beni deli ederken yapabileceğim tek şey bu durumu Türk hoca ve asistanlarına emanet etmektir.

3.Sınavlarda arkadaşların burnunu çekmesi.Bu da benim başarısızlığımın sebeplerinden biridir. (!?) Genelde bunu yapan arkadaşa sevecen gözüküp "Mendil ister misin?" diye sorarım. Bu durumdan sonra 2 şey gerçekleşebilir.

a. Arkadaş durumu anlamaz,kendisi pişkingillerden gelmektedir. Yok sağol der. Meali : Eyvallah ben sümüklü sümüklü oturup etrafa zarar vermeyi sürdüreceğim.

b.Arkadaş mendili alır ve teşekkür eder,ben ise derin bir oh çekerim.

Bu liste sonsuza ıraksamadan konumuza geri dönelim. Malumunuz geçen hafta final haftasıydı. Bendenizin özgüveni ise kapıya gelen yumurtalar tarafından saldırıya uğradı!! Yumurta attılar özgüvenime!! Neyse ki şu an toparlama aşamasındayım. Halbuki o yumurtayı yiyelerdi iyiydi...

Bir ara gerçekten titreme krizine girdim ve hatta yemek yiyememe durumuna kadar geldim. Kendi kendimin psikologu olarak diyebilirim ki zaten elde var: obsesiflik,ablamın eklemesiyle de nöromüsküler blokeyim,bunun üzerine bir de final stresi ekleyince durum şöyle özetlendi: çevrenin bir anda daralması ve memlekette bir olağanüstü hal ilan edilmesi.

Cuma akşamının hayatıma girmesiyle (cuma gerçekten mübarektir) bu stres yerini "aman yaparız yea" cümlesine bıraktı. O an özgüven kırıntılarımın toparlandığını ve yumurtaları karşı yöne püskürttüğünü gördüm,izlemesi çok zevkli bir kavganın ortasında gibiydim. Özgüvenim mi yumurtalar mı diye düşünürken ara ara otobüslerde ve hatta cardio çalışırken gelen gözyaşlarımla hala uğraşır haldeyim. Aman hallederiz yeaaa...