18 Mayıs 2011 Çarşamba

Boşluklar ve Dolum İşleri

Bendeniz günde 2 kere metroya, 2 kere de otobüse biniyorum en iyi ihtimalle,yani en az. Bu yolculuklar da en aşağı 15-20 dakika sürüyorken,bolca gözlem yapıyorum ve düşünüyorum. Benimkisi insanları ve hareketlerini eleştirmek değil ( tabii bana göre çok absürd şeyler yoksa). Benim işim durumları eleştirmek,gündeme uydurmak.

Metroda ilk başta dikkat ettiğim şey şudur. Efendim,metrolarda 2 tip insan görülür. Birincisi koltuklarda oturanlar,ikincisi o koltuklar için sıra bekleyenler. Aslında benzetmeye uygun olarak anlatacağım şeyin 3.kahramanı da olması lazım, ki bu da koltuktur. (Yanlış duymadınız, koltuk aslında hikayelerde mevkii temsil eder. )

Başta metro boş gelir. Bir çok koltuk vardır, hepsi boştur. Herkes kendine göre bir tane seçer oturur. Bazıları istediği koltuğa oturamaz, alelade bir tanesini seçip oturur. Bazıları ise ayakta bekler. Ayakta bekleyenlerin yolu uzunsa, bir koltuğun boşalmasını bekler. Yolculuğu kısa sürecekse, hiç pas vermez, baştan oturmaz zaten, durağını bekler.

Gönül işleri de böyledir. Başta bir çok namzetiniz olabilir (olmayabilir),herkes kafasına göre birini seçmek ister kendine. İstediğini bulamayanların çoğu yola ayakta devam ederler,istediği yerlerin boşalması umuduyla. Bazıları ise o olmadı bu olsun mantığıyla seçerler gelişigüzel bir şekilde, sevgili dedikleri insanı. ( Bunlara İngilizce'de jerk diyoruz. )

Lakin bazı insanlar vardır ki, otururken bir gün kalkacaklarının farkında olarak sürdürürler yolculuklarını. Zamanı gelince inerler. Ee siz ne zannetmiştiniz ki? Vakti gelince inmeyecekler mi metrodan ? Ve elbet ayakta bekleyenlerden biri gelip oturacak oraya. Ee yine ne zannetmiştiniz? Boş mu kalacak dünya güzeli koltuk ?

Düşünün ki, binlerce kişi iniyor ve biniyor. Boşlukların kolay doldurulabileceği aşikar. Yorumu size bırakmakta karar kıldım.

15 Mayıs 2011 Pazar

Mazinin tozlu sayfaları... Hadi ordan.

Küçükken yazlarımı geçirdiğim Silivri'deki evimizdeydik bugün. Doğumgününden bir gün önce, küçükken uğrunda ağlayıp zırladığın ev ve ortamı görmek değişik duygular uyandırdı. Bir kere, büyüdüğümü hissediyorum artık. Büyümek demesek de (bu başka insanların takdiridir),nihayetinde biyolojik olarak yaş ilerliyor. Bu takdir gerektirmez en azından. Bütün gün sanki sürekli dakikalar geçiyor diye üzülürken buldum kendimi. Bir şeyler okumaya çalıştım paso, hani zamanımı akıllıca kullanmaya çalışıyorum güya. Şimdi efendim zaten düşününce 20 sene neyle geçmiş ? Okumakla. Hani ilk ayet adeta yaşam felsefem olmuş benim,tamamdır.

Konuyu saptırmayayım; ömrümün 5 senesinin geçtiği eve 8 ay sonra bir daha gittim baktım, değişik duygular uyanıyor. Acaba "doğduğun yer mi doyduğun yer mi" falan geyiğini yapsak mı dedim. Baktım olmaz. Ama nedir bizi çocukluğumuzun geçtiği yerlere bu kadar bağlayan şeyler? Bunları her zaman yaptığım gibi maddeler halinde sıraladım. (E bu da benim tarzım,naparsınız?)

1.Arkadaşlık : Kutu kutu penseler ve arkadaşım elma yerse halinin ne olacağını tartıştığım oyunlarla başladı her şey. Ama aslında bizim çağımız çok garson boy dedikleri bir çağ oldu her zaman. Bilgisayar oyunları ve sokak oyunları kıyasıya kapıştı. Araya teletabiler girdi,kah sarıldık,kah bir işi bir oluşu bir kılışı 40 aynı cümleyle ifade ettik. Evet aslında teletabiler bizden çok şey götürdü,neyse. Sözün özü, arkadaş ortamı her zaman için bağlayıcı etken olmuştur söz konusu büyüdüğün yeri sevmekse. İlk başta son lokmayı bisikletin tepesinde yersin. Mayondan sular sarkarak gelirsin eve, ama amaç vakit kaybetmemektir. Saat kaçta dendiyse o saatte buluşulur. Saçma sapan ama oynanması gereken oyunlar oynarsın.En güzel ayakkabı kiminmiş mesela,grubun en bilmiş elemanı bunu seçer. (Hiç aklıma gelmezdi benim) Evet şimdi saçma sapan gelebilir ama o zamanın behrinde yapılması gerekmiştir,yaparsın. Ama en sonunda sinsice büyürsün,bir gün hiç birini tanımaz olursun. Sanal alemde burnunun dibinde olan insanlar yolda görürler, ama selam vermezler ince bir tebessümle geçiştirirler tüm o yaşanmışlıkları.(Hayır Müslüm Gürses dinlemedim.)

2.Bakkal: Bizim bakkalımızın adı Hüseyindi, ben kendimce Hüseminleştirmiştim onu. Evet onun adı Hüsemin olsa çok daha şık olurdu bence diye düşünüp o şekilde seslenmiş olabilirim çoğu zaman. Hüseyin Amcamız vardı Allah rahmet eylesin, adamcağız hiç bir zaman lira ve Türk parasındaki 0'ların ilişkisini anlayamadan vefat etti. Bana göre Silivri'nin anlamı oydu,zaten o öldükten sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Şu lira işlerinden kazıklandıysa bilemiyorum ama.

3. Park: Koskocaman bir parkımız vardı, çılgınca koştuğumuz. Yanaklarım en son orada pembeleşmiştir diye düşünüyorum. Ezelden beri sosyal ilişkilerim iyi değildir zaten, orada da az laf yememişimdir milletten. Parkın haricinde havuz ve deniz de suyu seven çocuklar için korkunç etkilidir bence. Sırf su değil, sanki dünyanın en büyük mühendisiymişsiniz gibi yaptığınız kaleler de bu döneme damgasını vurur. Ben kale yapmaktan korkunç sıkılırdım ama midye kabuklu pasta yapardım,favorimdi. Yiyen çocuklar da olmuştu tabii,laf aramızda.

4.Komşular: Şu yaşıma kadar öyle aşırı boğazlı bir insan olmadım. Annemin yaptıklarına aşırı düşkünlüğüm vardır ama komşuların yaptığı yemeklere düşkünlüklerim olmadı hiç. Dışarıda yediğim yemekler ise sınırlıdır. (Bilen bilir Kfc bağımlılığım vardır mesela.) Yani bu başlığın açıklaması komşuların yaptığı yemekler değil maalesef. (zaten anacığımdan konu komşuya sıra mı gelir?) Ama her zaman muhabbetlerini severdim, farklı farklı ortamlar olurdu komşularla. Mesela sahile komşu teyzelerle inmenin yeri ayrıdır. Burada bir komşu çay demler. (çay her türlü kabulümdür.) Bir başka komşu yiyecek yapar getirir. Böylece çeşitler çoğalır. Sonra sahil kadınlar hamamına döner. Komşuların kahveye gelmesi daha farklıdır. Kesin görüşülecek bir konu vardır.Yaşın müsaitse oturur dinlersin ama muhtemelen seni sarmaz. Bir de akşamları okey oynamak için toplanılır veya da oturup dizi seyretmek için. Bu en fenasıdır. Gerçekten sıkıntıdan koltuk tepelerinde uyursun. Ama yine de tadı başkadır.

İşte böyle. Bunları yazarken bir kez daha uçtum gittim :) Bu seferki 20 yıllık gözlem oldu. Çok kıymetli yani anlayacağınız.




5 Mayıs 2011 Perşembe

"aşkım aşkım"

"Ama aşkım alma onu yanına dedim,en sonunda yine ben taşıcam bak..." dedi genç çocuk. Sıcaktan bunalmışa benziyordu. Alelade bir cümlenin içine sokuşturduğu aşkım kelimesi beni o an için irrite etmeye yetti fakat konuşmanın devamını merak ediyordum. Mıymıntı kız arkadaşının ağzından çıkanları duymak için kulak kabarttım. Mıymıntı kız kendi mıymıntılığına yakışacak nitelikte bir yanıt verdi : "Ama aşkım almak istiyorum belki üşürüm." O an neye sinirleneceğimi bilemedim. Ortamda sakız çiğneyen biri olsaydı kesin ona sinirlenirdim fakat yoktu. Mecburen mıymıntı kızın cümlesine sinirlendim. Birincisi; yine alalede bir şekilde aşkım kelimesi sıkıştırılmıştı cümleye. İkinci olarak da kızın tarzı çok tarzsızdı. Şöyle ki, hepimiz bir gen parçası olsak genetik ilminde, bu kızın sıfatı çekinik olurdu.Üçüncü olarak, gerçekten ter döküyorduk ve üşümenin mümkün olmadığı bir havaydı. Sinirim el verdiğince konuşmanın devamını dinlemek istedim. Lakin kızın sesi çıkmıyordu.

Erkek tarafı yüzyıllardır süregelen baskınlığını sürdürmeye devam etti. Herhalde bu da baskın gen olurdu diye düşündüm içimden. "Onu eninde sonunda taşıyan benim ama aşkım." Bir anda ortam bir amerikan filmine dönüşmüştü gözümde. "O lanet olası gömleği taşıyan benim seni kör olası! " Ama Amerikanlar yine doğal insanlardı, lanetli manetli cümlelerde darling,honey vb kelimelere rastlamamıştım hiç. Ve en sonunda mıymıntı konuştu, ama hiç bir şey anlamadım. Çünkü mıymıyladı. Fakat çekinik kazanmıştı. Dışarı çıkarken gömleğini de yanına aldı,zaferini kazandı kendince. Baskından gelen yanıt gecikmedi : "İyi o zaman aşkım, ama sen taşı dersen kavga çıkartırım!!!!!"

Bu noktadan sonra gözlerimi devirerek çok sinirli olduğumu belirttim yanımda oturup beni 18693029 saattir dinleyen çilekeş arkadaşıma. Bu sefer gerçekten sinirlerim katlanmıştı,nöronlarım adeta bir domino gibi devrilerek beynime ulaştı. İzin verirseniz bundan sonraki düşüncelerimi maddeler halinde sıralamak istiyorum.

1.) Bir kere deli gibi her cümlenin içine aşkım kelimesini sıkıştırmanın manasını çözebilmiş değilim. Bu kelimenin bir zamanlar anlamı olduğunu düşünürken, şu an gerçekten avam ilişkilerde her dakika kullanılan bir kelimeye dönüştü,çok üzülüyorum. Herkesin ortak düşüncesi bu kelimeyi ne kadar çok kullanırsak karşımızdakini ne kadar çok sevdiğimiz de o derece belli olur düşüncesi. Hiç katıldığım bir cümle değil. Doğru yer,doğru zaman ve doğru insan burada devreye giriyor. (Bakınız: 3D kuralı)

2.)Hiç bir hemcinsime çekinik olmayı yakıştıramıyorum. İdare etmek başka,ezilmek başka. Aslında herkes kadının yeri ve önemi falan diye nutuk atmayı öğrendi, ama her şey küçük yaşta başlıyor ve kimse bunun farkında değil. Toplumda böyle garip ilişkiler olduğu sürece kadının bir önemi falan olmayacak. (Kalmayacak demiyorum,olmayan bir şeyden geriye bir şeyler kalmaz. ) (Fizik kuralı)

3.Ve son olarak,erkekler ne oluyor size kuzum demek istiyorum ama bu iş insanla alakalı. Bu örnekten yola çıkarsak,karşımızdakinin bir şeyini taşısak ölür müyüz? Hele ki karşımızdaki sevdiğimiz insansa. Neden her şeyi problem haline getirip hayatın içine ediyoruz ve sonra yarattığımız enkaza bakıp sorunlu bir ilişki doğurduk oley! şeklinde yaşıyoruz? Bu soruların cevaplarını yarın akşamki tartışma programımda tartışmak isterim mesela. İnsanoğlu çelişkinin en büyüğü. Sevgili baskıncığım sözüm sana, hem aşkım diyorsun hem taşımam diyorsun ve malesef bunları aynı cümlede ifade ediyorsun.Bu hafta uykularımı kaçırdınız çılgın çift.

Bense işte yaşayıp gidiyorum öyle, gözlemlerimle,ufak şeylerden dünya kadar mana çıkartarak.